Yeraltı edebiyatı,sokak edebiyatı ya da fanzinler

 (devamı)

bu topluluğa katıl

(üyelik herkese açık)

Ahkamlar

Bu sosyomatın en son ahkamları
  1.  tıkla ve şu an içinden ne yazmak geliyorsa onu yaz
  2.  tanrı beni çoktan terk edip gitti
  3.  yeraltı edebiyatı yazarları
  4.  en karanlık kelimeler
  5.  bazen gün doğar ben batarken
  6.  yeni kitap ve albüm alınca mutlu olanlar kulübü
  7.  hissizliktir acının en son kıyağı
  8.  özgürlüğün için ne kadar ileri gidebilirsin...
  9.  bugünün dünden farkı nedir
  10.  biraz çıldırmazsak hayatta kalamayız diyenler
  11.  5 dakika daha uyuyayım kalkacağım valla
  12.  en alttaysan aşağıdan yukarıya doğru örgütlenmelisin
  13.  yağmurdan sonraki toprak kokusu
  14.  karalamalar
  15.  beyaz zenciler
  16.  şu anda olmam gereken yer
  17.  yaş 27 yolun neresi
  18.  küçük iskender
  19.  bir kaybeden en çok kazandığını sandığı zaman kaybetmiştir
  20.  aynı şarkıyı üst üste 100 kere dinleme manyaklığı
  21.  yalnızlığı cepte taşımak
  22.  insan büyüdükçe hayalleri küçülür
  23.  anti şiir
  24.  soluksuz varoluş denemeleri
  25.  ben hangi şehirdeysem yalnızlığın başkenti orası
  26.  görünmez canavarlar
  27.  beni kör kuyularda merdivensiz bıraktın
  28.  geçmişinizi reddetmeyin hepiniz değersiz birer spermdiniz önceden
  29.  anlatılacak çok şey varken susmak
  30.  cümleler var
  31.  şiirin medya soytarısı sunay akına uyuz olanlar
  32.  fotoğraf
  33.  ben sadece sana sarılıp uyumak istiyorum
  34.  kürtaj
  35.  kendinin farkındalığını keşfetmek..
  36.  yeraltı şiiri
  37.  bir romanı yada hikayeyi ortasından okumaya kalkarsan ne kadarını anlarsın
  38.  küçükken kol ve bacaklarını açarak kapıya tırmanmış çocuk
  39.  tısss
  40.  evde öylesine toplanıveren saçın gıcığına çok güzel olması
  41.  hiçbir şey yapmak istememe hali
  42.  antikapitalizm
  43.  peyote
  44.  platonik
  45.  bir dünya vurgunluğunda titrek sabahlara doğan bedenim
  46.  american splendor
  47.  dipnot
  48.  ağzına dolan tüm kelimeleri içine atmak ve sonrasında sadece peki diyebilmek
  49.  konuşacak çok şeyi olan ama aslında hiç konuşmayan
  50.  tanrılar yeni yaratıklar
  51.  fight club
  52.  sosyomatch sohbet odası
  53.  şimdi yanında yaşadığınız ailenizi terkedin
  54.  evde zaman geçirmeyi sevmek
  55.  sigara içerim çok kahve içerim az yemek yerim düzensiz uyurum yakında da ölürüm
  56.  uyku arasında telefonda ne konuştuğunu hatırlamayanlar
  57.  harfleri sen yaratırsın harfler seni yaratmaz
  58.  çay tiryakisi
  59.  karakalem
  60.  bütün devletlerin otoritelerin sistemlerin canı cehenneme

Yeraltı Edebiyatı rss kaynağı

Yama Yap...

İnsanlığı sakladığın makatın da nerelerdesin, akıp gittiğin fosseptiklerde bıraktığın izlerin peşinden köpekler ürüyor şimdi. Yırtıp attığın cenininin sarıldığı gazetede manşetlerdesin. Agorafobik buhranlarının cezvedici mimarisinde senseni nekadar çok terk etmişsin..Şimdi hangi mehanede hangi bardağın dudak izisin...

seyyahca   6 gün önce  

Sessizce bağırdım hayallerimin arkasından.Oysa neden hayal ederizki diye dusundum ardından.Hayattan hiç bi istedigimizi alamazken her defasında onun kul gibi olan tadını zorla tatmak zorundayken neden hayal etmeye çalışırız.......
Bazen anlamak değil anlatmak zordur bazı şeyler..i aynı ben gibi aynı biz gibi aynı hayallerimiz gibi ...

Gamaliel   17 Temmuz 2008 16:25  

yüreğimdeki karanlığı muhafaza etmekte kararlıyım şimdilik...
aydınlandıkça güneşten zarar gören canlılar gibi savunmasız kalan içselliğimi bu kez hoyrat ellere bırakmayacağım...

kimbilir;
belki bir gün olur...

kinslamer   16 Temmuz 2008 21:47  

Ateşe dokunurken için, en fazla damarında bir yanmayı hissedeceğini düşünmüşsündür sende herkes gibi… Bu yüzden sanırım sana da şiir yazmayacağım. Gözlerin büyür birden ve kırılır yanağındaki piç gölgeler. Şımarık suların öğretemediği bir hızda akmak, kendi ırmaklarının içinden… Batmak gibi gözbebeklerine biraz daha, bakmak ve bütün notalardan uzağa bir ıslığı duymak. Surfa değdi yüz… Bu yüzden hiç bağışlanma bu yüzden hiç.

enkoyu   16 Temmuz 2008 16:25  

Bambaşka bir şehirdeydin oysaki
ama yinede
yine de
gördüm seni...
duygudan mahrum sevmelere
esir etmişsin bedenini
oysa
yalnızca seni
ne biliyim işte
farklı sanmıştım
bu sanrılarla yanılmışım
yine
yeniden
bir hayali daha kırdım
kırdın
oysa
yağmur damlası kadar
''özeldin''...
bilmedin
bilemedin . . .
ben yoruldum artık sana güvenmekten
sevgilim olsaydın terk ederdim
ya ben
ne yapacağım şimdi ... ?
...Seni

küçük limon ağacım...

kinslamer   16 Temmuz 2008 13:34  

bu sayfanın yöneticisine.. arkaplan renk tercihiniz yanlış... yazılar okunmuyor... yeraltı deyince arkaplanın karanlık olması gerekmez... bu sayfayı yeraltı yapan yazıların kendisi olmalı... beyaz zemine siyah yazı!

portorico   15 Temmuz 2008 13:28  

arkadaşa katılıyorum hocam.zaten şu arka plan ne yazıların durduğu panele uyuyo, ne de dediğin gibi konuya. bu arada konu demişken yeraltı edebiyatını tam olarak tanımlayabilecek bi kaynak ve ya kişi belirtebilir misiniz bana?

CUCSCAP   15 Temmuz 2008 14:07  

onu ilk gördüğümde tablo sandım. yani gerçekten. silikti çünkü.göz ucuyla bakıldığında tablo ya da dekor elemanı gibi duruyordu. üç boyutlu olduğunu anlamak için doğrudan bakmak gerekiyordu. ben de doğrudan baktım. işte o an hayatımın en güzel anlarından biriydi. tutulup kalmıştım. mizacı da tablo gibiydi. hep susardı. bir sanat objesiydi o. herkesin bakıp kendindeki özelliklerden bir kaçını gördüğü bir başyapıttı. ipinceydi. boyu normaldi. sarı, bildiğimiz zaman kavramında değil de kendi yaşadığı zamanda yer yer soldurmuş saçları bir cam sanatçısının en özenerek yaptığı ustalık eserinin en narin, en güzel, en saf parçasından farkı olmayan beline, kadar uzanıyordu. 19 yaşındaki bedenine en azından 22 yıl sığdırmıştı. malesef ki bu 3 yıl, hiç bilmediğim sebeplerden dolayı hüznün ve sevinmenin, günlerin ucunda değişen sarsak dengelerinin kanlı pençelerinde geçmişti. veya-büyük ihtimalle- ben öyle sanıyordum. ama kanı gördüm. ve nerden geldiğini tahmin bile demiyorum. ona olan ilgim beni bunu düşünmeye zorluyordu. gün geçtikçe onu daha fazla inceliyordum. burnu, gözleri, yanakları, çenesi, avurtları, çene kemiği, kaşları, kirpiklerinin ucundaki nem, saçını toplama şekli, mor elbisesi, kot pantolonu, beyaz elbisesi... yürüyüşü... başını çevirmesi... kısaca onunla ilgili her şey ilgimi çekiyordu. başta pek belli etmemeye çalıştım. bir kadınla nasıl konuşulduğunu bilmiyordum. ilk sesini duyduğum
anı hatırlıyorum da... ona tapmaya karar verdiğim andı. kendi kendime öyle büyük bir yük yüklemiştim ki, artık kalbim daha yavaş atıyordu. ağırlaşmıştı dünya. konuşurken-ki kısa sürerdi- ses tellerinin titreştiğinden dilinin ucuna çıkana kadar dinlerdim sesini. sonra alana yayılmasını. eğer cennette rüzgar esiyorsa, işte o rüzgarın sesi, O'nun sesi olmalıydı. güneş varsa cennette onun saçlarından yansıyan ışıktı o
eminim. onunla bir sergi gezdim. elini tutmayı o kadar istedim ki paniğe kapılıp saçmaladım. sanırım pek çok kızı güldürebilecek olan o anki şapşallığım onu üzmüş veya korkutmuştu... tebessüm de etmişti sanki. Belki tüm bu insanlıkla dalga geçiyordur, ve ya insanların saçmaladığını düşünüyordur… kim bilir…
vedalaşırken sarıldık. Hayatımın en sevinçli ve heyecanlı, en korku dolu, en dünyaya uzak olduğum saniyeleriydi o birkaç saniye. Güzel şeyler çabuk biter derler ya. Hayır bu sözü çürüttüm. Ben, ömrümü o anın tadıyla geçiriyorum. Ve buruk neşe sözü herkesten çok benimdir. Şiirler. Şiirler yazdım. Onun hakkında. O şiiri sevmezdi. Belki değişmiştir. Belki daha rahattır artık. Keşke dünyanın en mutlu insanı o olsa… gelelim benimle münasebetine.
Ona bu denli aşıktım; bunu yer yer belli etmiştim. Ama söylediğimde-ki yüzüne söyleyemedim- cevabı kafamı karıştırmıştı. Ucu açıktı. Sonraki cevapları daha kesindi. Sanırım dünyanın en mutlu insanı olmaya doğru emin adımlarla ilerliyor. ben vazgeçmedim.
Şimdi gel köpeğim ol dese olurum... :) biliyorum. Bu hiçbir şeyi, kanıtlamaz. Köpek olmak kolaydır. Sanırım önemli olan tüm bu olayı benim uydurmuş ve inanmış olmam. Bunu benim uydurduğumu bilmek marifet sayılabilir sanırım. Yeterince otokontrolüm olmasa akıl hastası olmam işten değildi. Ama onu beklemeyi asla bırakmayacağım. Hatta bir kez daha şapşalca bir şey yapıp bu adresin linkini ona mesajlasam mı! Mesajlayayım …
Bu arada onun tablo olmadığını anladım. Gerçek bir melekmiş. Kanatları da bende.

CUCSCAP   13 Temmuz 2008 21:21  

hayata değer verdim evet hatam bu yalnız yaşam evet sevdiğim bu hep aşşağıladım hep küfrettim sevgilime ve kendime sindiremedim hatalarımı-üzülmedim sürgün istedim pişman değilim üstelik sorunsuzluk bir karmaşa gibi oldu galiba taramasız bir hayat boş sayfa kara kapkara bir kalem saçmalamadan huzur özlemler yok ay da yok zıplarım konudan konuya budur .

ruhsus   13 Temmuz 2008 18:27  

İçimdeki dindiremediğim o büyük açlığımdır beni bu hale sokan. Ne arzularının üst seviyede olduğu bir gece elimi tutup o beyaz omuzlarına dökülen kuzguni saçlarını arasından bana bakan güzel kadını suçlarım bana bu laneti getirdiği için, ne de cennetin kapılarını bana kapatmış olan tanrıyı. Ölmeden önceki halimin aksine, o kan kırmızı dudaklar sayesinde şimdi acı çekmemesi için çabaladığım, gökyüzüne yükselmesi için uğraştığım bir ruhum yok...
ARTIK ÖZGÜRÜM!!!

ce nedra   11 Temmuz 2008 02:25  

hiçbir şey vermedim hayat ben sana aldıklarma ragmen bencıllıgıde senden aldım ya
kızamassın bana
her seye ragmen bencılım
ne sevdım ne özledım ne kızdım
öfkemı bıle vermedım kimseye
onların kinlerini tuttum icimde
kinlerini bile vermedim
kendıme sakladım
şimdi birikti herşey koyucak yerimde kaldı ama
istemiorum bu sefer
sonsuz acık gönullulugunu calıorum
herşeyi geri koyuyorum
içimi nefretten arındıyorum
boşluguma geri dönuyorum
sende biliosun yalan sölüyorum aynı senin gibi
ümitlendirdign hersey icin yalanlarım sana
sadece yalanım
aynı sen gibi

karanlık laflar edesim var aslında ama ...

ışıklar sızmasın iceri gözume carpmasın içerdekiler

dokunmasın içimdekine

karanlık sözlerım bıle benım

sana küfredesim bile yok

Themicrop   10 Temmuz 2008 02:48  

çok az zamanım vardı.
hemen girip çıkmalıydım.
şöyle bir kafamı uzattım.
kimse yoktu.
içeri daldım ve düşünmeden ne yapacaksam yaptım.
saatime baktım hemen çıkmalıyımdım.
ah hadi ama çıkmalıyım diyordum.
bir türlü duramıyordum.
parmaklarım arkası arkasına tuşlara basmaktan bitkin düşmüştü.
ah sonunda kapı çaldı.
çıktım ve gittim.

gudi   09 Temmuz 2008 21:06  

usulca sokulan nefesi
alevler var ediyor
küllenmiş solgun kalbinde

tat tvam asi   08 Temmuz 2008 23:21  

Özgeçmiş..

İki ay olmuştu ve ben ev kirasını ödeyememiştim. İşsizdim ve iş bulmak gün geçtikçe zorlaşmaya başlamıştı. Yol param kalmadığı için evime yakın bir iş aramak zorundaydım. Sigaram bitmişti, köşedeki bakkala borcum çoğalmıştı ve artık yazdıramıyordum. Bakkala görünmemek için üst sokaktan dolaşıyordum. Boğazıma kadar bokun içindeydim. Ev sahibi yurt dışı seyahatlerinden her an dönebilirdi ve beni evde bulabilirdi. Evde oturmak bu yüzden de tehlikeli ve huzur bozucuydu. Telefon ettiğinde açmıyordum ve bir süre sonra mesaj çekiyordum:

“Azmi Bey, ev kirasını en kısa zamanda ödeyeceğim, bu kadar geciktiği için gerçekten çok üzgünüm bir daha aksama olmayacak, sabrınız için teşekkürler.”

Mesajdan sonra bir daha arardı ve ben yine açamazdım telefonu. Defalarca çalardı telefon ve her seferinde acı çekerdim telefon sesiyle. Arkasından bir mesaj daha gönderirdim:

“Azmi Bey telefonumun mikrofon ve kulaklık bölümleri bozuldu, sanırım beni aramışsınız, ben sizi arayacağım, kolay gelsin, iyi günler.”

Bir daha çalardı telefon ve bir daha acı çekerdim arayan kişinin ismine bakarak. “Ev Sahibi” yazardı yeşil küçük ekranda…
Ona borcum varken yüzünü bir kez daha görmeye katlanamazdım. Ne yapacağını biliyordum, bana üstten bakacaktı, ezecekti, kovacaktı ve belki de mahallede herkesin içinde rezil edecekti beni. Üstelik bunu yaparken haklı olacaktı. Bu tip insanlar her zaman haklı olurlardı.

Bazen sabaha kadar internetten iş arar ve telefon numaralarının yanına gerekli notları düşerek bir kâğıt parçasına biriktirirdim. Sabahın erken saatlerinde dışarı çıkardım ve uzun yürüyüşlerde bulurdum kendimi. Nereye gittiğimi çoğunlukla bilmezdim. Kazancı yokuşundan aşağı doğru, sonra sola, ya da sağa, Tophane’ye ya da Eminönü’ne, bazen Beşiktaş’a doğru… Dolaşırken gözüm hep vitrin camlarına takılırdı, kâğıtlara yazılmış yazıları okurdum, “Eleman aranıyor” şeklindeki ilanları seçebilmekte usta olmuştu gözlerim. Berber çırağı, garson, kalfa, tezgâhtar, amele… Yeterince parasız kalmışsam ne iş yapacağım hiç fark etmezdi. Bazen yerdeki izmaritleri toplardım ama seçiciydim bu konuda. Yarıma yakın bir sigara varsa eğilip almaya değerdi. Dikkatlice, kimseye görünmeden, tam izmaritin olduğu yere çakmağımı düşürmüş gibi yapıp çakmağı almak için eğildiğimde izmariti de el çabukluğu ile alırdım. Bazen çakmak izmaritten oldukça uzak bir köşeye düşerdi ve sokakta insanlar varsa eğildiğim an vazgeçerdim izmariti almaya. İnsanın kendini en aşağılık hissettiği zamanlardan biriydi çünkü o an. Sigara yok, para yok, iş yok, ama bağımlılık var…

İnternetim kesilmek üzereydi ve dandik bilgisayarımı satmaya kalktığımda beş para etmiyordu, elektrik ve su faturaları cüzdanımda ödenmeyi bekliyordu, çoktan son ödeme tarihleri geçmişti. Çamaşırhaneye borcum vardı ve son götürdüğüm çamaşırlar rehin alınmıştı.

Nietzsche okuyordum, Schopenhauer okuyordum, artık bir boka yaramıyorlardı. Yanımda her zaman kitaplarla dolaşıyordum, sahilde yokuş tırmanırken, banklarda, evsizlerin arasında, sızmışların yanında ve çingenelerin gürültülerinin arasında taşırdım o kitapları. Fante okuyordum, Bukowski okuyordum, acıklı değillerdi ve güldüremiyorlardı. Eskiden ilgimi çeken ve içinde bambaşka yaşantılar bulduğumu düşündüğüm yazılar artık sıradan hayat hikâyelerine dönüşmüşlerdi.
“Azmi Bey” vardı hepsinden üstün, hiçbir felsefenin çürütemeyeceği güçte, yeraltına inemeyecek kadar titiz. Tertemiz kişiliği ile toplum içinde parmakla gösterilecek insan. Doğru kitapları okumuş ve doğru kişileri örnek almış muhteşem şahıs… Hayatının sonuna kadar vitrin ilanlarına bakmak zorunda kalmayacak kudretli ev sahibi. Yerlerde sigaralar bütün bütün atılmış olsa da başını asla aşağıya eğmeyecek kadar gururlu kişi. “Azmi Bey” vardı Azraillim, ev sahibim…

Telefon kartımda iki ilan arayacak kadar kontör vardı ve kâğıda not aldığım beş ilanın ikisini seçtim. İkinci aradığım yer evime yakındı ve koşarak eve gidip böyle olası bir gün için ayırdığım son temiz gömleğimi giydim.

Görüşmeye gittim ve tüm marifetlerimi gösterip kendimi beğendirdikten sonra iki eleman ve bir patron beni sorguya çektiler. Önce patron bir şey soruyordu ve cevaplıyordum, sonra patronun telefonu çalıyordu ve bu sırada orada çalışan elemanlar bir şeyler soruyorlardı ve onları cevaplıyordum. Bu şekilde sürüp gitti. Elemanlar beni iyice süzdüler, her söylediğim şeyden sonra iğrenir gibi baktılar bana, her şeyin cevabını çok iyi veriyordum. İşi biliyordum. Nefret ettiler benden. Sonra patronun telefonu sustu ve bana döndü:

- Daha önce çalıştığınız yerden neden ayrıldınız?
- Ödenenen ücret beni tatmin etmemişti.
- Ne kadar alıyordunuz?
- 1700 Ytl
- Bizden istediğiniz ücret nedir?
- Burada herkes birbirinin aldığı maaşı biliyor mu? Ne kadar rahat bir ortammış çok beğendim.
- Bizden istediğiniz ücret nedir?
- Arkadaşlar kaç lira alıyorlar?

Elemanlar birbirine bakıp bozuldular. Patron beni başka bir odaya çekti ve orada ücret konusunda anlaştık. Son temiz gömleğim işe yaramıştı. Elektriğim ve internetim hala kesilmemişti. Yeniden çalışan bir insandım, gömlek giyen biri izmaritlere tenezzül etmeyen, temiz, titiz ve sorumluluk sahibi.

Sabahları bakkalların önüne bırakılan ekmekleri hatırladım son girdiğim iş yerinin merdivenlerini inerken. Süt şişelerini, bedava olan her şeyi, insana verilen ve insanın kendi alabileceği tüm değerleri. Parayı ve huzurun nasıl satın alınabildiğini düşündüm.
Albert Caraco nasıl da karamsardı Halil Cibran nasıl da iyimserdi. Dünya nasıl bu kadar şaşkınlık verici olabilirdi?
Azmi Bey’i düşündüm sonra hangimiz gerçeğiz diye kafayı yordum. O daha gerçekti; dünyada onlardan daha çok vardı.

Bestloser   08 Temmuz 2008 04:46  

TEBESSÜM
biraz his lütfen...

Ağaçlar çok uzun ve gür yapraklı ; olabildiğine geniş gövdeleri yeşilden bir gökyüzü. Ayaklarım yumuşak toprak üzerinde gözlerim kapalı ya da açık bilmiyorum lakin tebessüm etttiğimi hissediyorum ve yanından geçerken her ağaca dokunuşlarımdan bir iz bırakıyorum.yosun tutan yüzlerin üzerinden de geçiyor parmaklarım ama irkilmiyorum hafif sis geceye inat bir akşam üstünün güzelliği üzerinde. heryer huzur kokuyor , tüm sancılar siliniyor zihninizden. biraz karanlık sadece ama korkutmuyor aksine güven verici. birazdan orman canlanır... halen bekliyorum. ormanın toprakları üzerinde , hüküm sürdüğü yerlerde dolaşırken.

Kabullenilmiş parçalarından biriyim, bende toprak ananın meyvesiyim. tek ihanetim üzerime giydirilen bedenim . bilrim bir tek sen hazmedersin bu ihaneti birgün bende senin koynuna gireceğim.

RustyNail   08 Temmuz 2008 03:21  

eğer pesinden gidecek kadar gücün warsa bütün hayaller gercek olur..

sahnetozu   08 Temmuz 2008 03:05  

Fotoğraflar

Sosyomat Fotoğrafları
  1. mini
  2. mini
  3. mini
  4. mini
  5. mini
  6. mini

 

son cevherler

topluluğa son katılanlar

  1. bitter lemon
  2. aSSeh
  3. turkuazx71
  4. sembolist
  5. videsupra
  6. Orcp
  7. tenekekupa
  8. yulina
  9. roquentin
  10. quantik
  11. cedella
  12. suspended
  13. mavibircinayet
  14. samaritan
  15. ohmyburhan
  16. cosmicx

tümü »
rapor et bu topluluğun kural dışı olduğunu düşünüyorsanız, yandaki ikona tıklayıp rapor edebilirsiniz.